• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/adaletplatformu
  • https://www.twitter.com/adaletplatformu

Suriye Diktatörü Esat'ın Destekcisi AhmediNecata UYARI Mektubu 30AğustosSaat12'de verdik. İranKonsolosluğu önü www.AdaletPlatformu.com

  

Dr. Ramazan Uçar'ın yazdığı mektubun pdf dosyası dosyalarım bölümünden indirebilir banner ve haber tanıtım olarak yayımlayabilirsiniz. adem çevik  

İran'a Uyarı Mektubu 
Katliamı Zulmü Desteklemeyin yoksa ateşi size de dokunur ki sonra siz de helaka uğrarsınız
irana uyarı mektubu... katliama karşı dilsiz şeytan kalmayalım ki cinayetlere ortak olmayalım...


Adalet Platformu, İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'a, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed'e destek verdiği gerekçesiyle uyarı mektubu gönderdi.

Dr. Ramazan Uçar tarafından kaleme alınan mektup, Adalet Platformu Başkan Adem Çevik tarafından İran'ın istanbul Konsolosluğuna teslim edildi.

Esed'i ve katliamlarını 57 islam ülkesinin muhalafetine rağmen destekleyen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat'a "Katil Esedi ve katliamlarını destekleyerek işlenen cinayetlere ortak olmayın" uyarısını yapan www.ozgurlukbesteleri.com Editörü, Yetimler Cemiyeti YETİMCE Kurucusu ve Adalet Platformu Üyesi Dr. Ramazan Uçar; "Humeyni yaşasaydı Hamaney'i ve Ahmedinejat'ı azlederdi" dedi.

İranlı yöneticilerin Baas Nuseyri katliamını destekleyen İran anayasasını resmen ihlal ettiklerini belirten Uçar, Ahmedinejad'a ‘Açık Mektup'un gönderdiklerini duyurdu. Uçar, “Mısır'daki ve Tunus'taki özgürlük hareketlerini destekledik, şimdide Suriye halkının özgürlüğünü destekliyoruz. Tıpkı 33 yıl önce Şah diktatörlüğüne karşı İran halkının yanında olduğumuz gibi.

İran eli kanlı diktatörleri desteklemesi sonucu dünyada hızla yalnızlaşacak” ifadelerini kullandı.

Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik:

"Önümüzdeki haftalarda insan hakları kuruluşları, yardım dernekleri, yetim cemiyetleri, sendikalar ve sağduyu sahibi tüm STK'larla beraber İranlı yetkililere; "katil ve diktatör Esed'i desteklemeyin ki diktatörlük yıkılsın" mektup gönderme kampanyasını başlatacağız" dedi.

Ahmedinejad’a Uyarı Mektubu’nun tam metni: 

http://adaletplatformu.com/FileUpload/ds73862/File/ahmedinnejat_mektup.pdf 

http://adaletplatformu.com/?Syf=5&Id=71101 



 AHMEDİNECAT’A AÇIK MEKTUP

İran İslam Cumhuriyeti Devlet Başkanı Sayın Ahmedinecat Beyefendi,

Yıl 1979.

 Tam 33 yıl önce, ülkenizde “İslam Devrimi” gerçekleştiği günlerde bizler, “yolunda İslam’ın kardeşler olalım” marşını söylüyor ve inkılabı can-ı gönülden destekliyorduk. Yeryüzünde bir İslam Devleti’nin kurulduğunu görmek, bütün müslümanları ve mazlumları umutlandırmış, onurlandırmış; hasretle beklediğimiz bir bahar, yüreklerimizin yangınını serinletmişti.

Hem bölgesinde, hem de dünyada adaletin, özgürlüğün, huzurun, barışın, yardımlaşmanın ve kardeşliğin timsali olacak “sembol bir ülke”nin doğuşu, bütün mazlumları coşkuya, sevince garketmişti.

Ümmetin arasındaki mezhebi farklılıkları bir kenara atmış, Kur’an’ın “kardeşlik” ilkesini esas alarak Ümmet-i Muhammed’in özlenen birlikteliğinin sağlanabileceğine inanmıştık.

O günler geldi; geçti.

Epeyce yara alsa da, kardeşlik ve birliğe dair inancımızı hâlâ korumaya gayret ediyoruz. İmanımız gereği buna kendimizi mecbur hissediyoruz.

Ancak, son dönemlerde, özellikle Suriye konusundaki politikası, İran’ın otuz üç yılda nereden nereye geldiğini çok açık göstermektedir.

Bir tarafta ülkenin sahibi olan mazlum halk, diğer tarafta küresel habasetin Suriye’deki yerel temsilcisi atanmış diktatör, katil, zalim, zorba Beşşar Esed ve avanesi...

Ezilen, horlanan, çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar ayırdedilmeksizin bütün insani erdemleri hiçe sayılarak öldürülen, zulmedilen halk; yakıp yıkılan, taş üstünde taş kalmayacak şekilde bombalanan şehirler, evler, caddeler, sokaklar... Bütün bu vahşeti seyreden, el altından destekleyen doğulu, batılı, kuzeyli emperyalistler siyonistler ve...

Bütün bunların yanında aynı cephede yer alan, hatta asker ve silah yardımı yapan İran İslam Cumhuriyeti...

Kabul edilebilir değil.

MÜSLÜMAN ZALİMDEN YANA OLABİLİR Mİ?

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi, soruyorum:

Müslüman idareciler ne zamandan beridir mazlumla zalimi birbirine karıştırır oldular?

Lütfen söyler misiniz, sizin dilinizde “zalim”in karşılığı nedir?

Yoksa siz, katile, diktatöre, işgalciye karşı direnene; baskıdan, işkenceden kurtulup özgürlük talep edenlere mi “zalim” diyorsunuz?

 Mazlum insanların özgürlük taleplerine tankla, topla, silahla karşılık veren genç ihtiyar, çoluk-çocuk demeden öldürenlerin, kadınların ırzına geçenlerin sizin literatürünüzdeki yeri “müttefik” midir?

KÜRESEL EFENDİLERİN OYUNUNA GELMEYİN

Küresel habaset; Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da kaybettiği kuklalarının Suriye’deki “muadili” olan Esed’i ve Baas rejimini kaybetmek istemiyor.

Onlar, Suriye’deki “kukla diktatör” düşerse, sıranın tayin ettikleri öteki diktatörlere geleceğini, bunun ise kendi kurdukları dünya sisteminin yavaş yavaş tasfiye edilip yıkılacağı manasına geldiğini çok iyi biliyorlar.

Oysa dünyayı ne güzel (!) idare ediyorlardı.

Efendiler, geri bırakmak, sömürmek istedikleri ülkelerin başına entrikalarla, tezgâhlarla, ”darbelerle” diktatörleri, uşakları (kendi halklarına karşı aslanları) tayin ettiler. Onlar da halkın hep enselerinde oldular.

Oysa aynı efendiler, kendi halklarına özgürlük, zenginlik, dünyayı kendi çiftlikleri gibi kullanma hakkını ve imkânını sundular.

 “Heva ve heves düzeni”nin temsilcileri şunu çok iyi bilmektedirler ki, Ortadoğu’da devrilen her krallık kendi kalelerinin kendi egemenliklerinin bir bir kaybedilmesi demektir.

Bu yerel kralların “onlar” açısından çok, ama çok büyük önemi vardır. Çünkü emperyalist emeller taşıyan bu “gelişmiş” ülkelerin, sömürü düzenlerinin sürmesi, bu atanmış krallara dikdatörlere bağlıdır. Aslında o krallar, kendi halkını emperyalistler adına kendi vatanında esir almış görevlilerdir. Zira onların kurduğu tezgâhla iş başına gelmişlerdir; onlar adına iş yapan atanmış valilerdir.

Nitekim baba Esed’in 1970 tarihinde cıa-mossad destekli bir darbe ile işbaşına getirildiği herkesin malûmudur. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in, Libya’da Kaddafi’nin, Tunus’ta Burgiba ve sonrasında Bin Ali’nin ve diğer kralların iktidara geliş hikayeleri de hep aynıdır.

Peki, Sayın Ahmedinecat, bütün bu  tesbitler az bir tefekkürle, her yönüyle açık-seçik olarak görülmesine rağmen, acaba sizin tarafınızdan bu netlikte görülmüyor mu? Bu kadar fark nereden doğuyor?

Fark “dünyayı okuma” farklılığıdır.

Meydana gelen olayların, öncelikli tayin edici sebebleri, yönlendirici etkenleri, öncesi, sonrası ve “doğru tanımlanması” bakımından ciddi proplemler var...

 

 

DOĞRU KARAR İÇİN DOĞRU TANIMLAMA

Halk arasında “verem” olarak bilinen hastalığın etkeni olan “tüberküloz mikrobu” (koh basili) insanlık tarihinde uzunca bir süre “doğru tanımlanamadığı” için ilacı üretilememiş, tedavisi yapılamamış, çok sayıda insanın ölümlerine sebep olmuştur. Ne zaman Robert Koch tarafından Koh Basili uzun laboratuar çalışmaları sonucu doğru olarak tanımlanmış, akabinde de  ilaç üretilmiş ve bu amansız hastalık tedavi edilir olmuştur.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz en mühim şey, salim bir akılla olayları “doğru-dosdoğru tanımlamak”tır.

HER ŞEY ÖNCE “DOĞRU TANIMLANMA”YA MUHTAÇTIR

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi,

Toplumsal olaylar, devletler arası proplemler, savaşlar, taraflar, hastalıklar, mikroplar, ilaçlar gibi hemen her kavram ve nesne yeniden tanımlanmaya muhtaçtır.

Yoksa, birimizin “firavun”, “diktatör”, “katil”, “zalim”, “insanlık düşmanı” olarak tanımladığımıza, diğerimiz “dost”, “müttefik” diyebiliyoruz.

Doğru tanımlanmazsa, dostu düşman, düşmanı dost, münafığı müslüman, müslümanı fasık, şirki hakiki iman,  tevhidi şirk olarak tanıyabilirsiniz.

Musa (a.s)’ın Allah (c.c) tarafından kendisine bahşedilen olağanüstü hallerini (Asa’nın  büyükçe bir yılana dönüşmesi, elinin bembeyaz olup parıldaması gibi) biz iman edenler “mucize” olarak tanımlarken; Firavun ve avanesi bu halleri “sihir, büyü” olarak tanımlıyorlardı. Allah’ın elçisi, Peygamberi olan Musa (a.s)’a da “sihirbaz, büyücü” iftirasını atmalarının altında yatan bir sebeb de onların tanımlarındaki eksiklik ve yanlışlıktır. 

“Tanımlama da neyin nesiymiş?” denmemeli.

İnsan, doğru tanımlar Müslüman olur, yanlış tanımlar putperest olur... İbrahim (a.s) ile babası veya Nemrut arasındaki tanımlama farklılıkları, birini müslüman yaparken, diğerlerini şedid kafirler yapıyordu.Nitekim, Nemrut  “ilah” olarak heva ve hevesini ve putları kabul ederken İbrahim (as) alemlerin Rabbi olan ALLAH’ı (cc) GERÇEK İLAH olarak  tanımlıyordu.

Peki, doğru tanımlamaya özellikle sosyal, siyasi olaylarda dikkat etmez ve hassasiyet gösterilmezse, bu hususlar yanlış tanımlanırsa ne olur?

Tam da bugün olanlarlar olur. Her şey birbirine karışır, işin içinden çıkılmaz bir hal alır. Bizim Anadolu’da “sapla samanı karıştırma” diye bir söz vardır. Karıştırırsa, çiftçinin tekrar ikisini ayırmak için epeyce yorulması gereklidir.

Bu bağlamda, “her şey önce doğru tanımlanmalıdır.” Çünkü “sonra”nın sıhhati o’na bağlıdır.

Peki bu işin içinden nasıl çıkacağız?

“Ortak bir kelime”ye gelerek ve “ortak bir dil”de buluşarak..

Bu nasıl mümkün olacak?

Bilgi kaynaklarını yeniden gözden geçirerek...

Peki, bizim,  tek Allah’a iman etmiş, tek kitaba, peygamberlere, meleklere, ahirete iman etmiş biz müslümanların bilgi kaynakları nelerdir?

Allah, Resul ve kitabın yolu çok açık ve belli değil mi? Kevni ayetler (yaratılışla alakalı ayetler-ilkeler) de yine çok net değil mi?

Her iki kaynağa baktığımızda görürüz ki, “mazlum” da bellidir, “zalim” de. Hem de yanlış anlamaya mahal vermeyecek derecede açıktır. Beyazla siyah kadar, gündüzle gece kadar birbirinden ayrılmıştır.

Kısaca, “zalim” zulmedendir, “mazlum” ise zulmedilendir.

Yani, eğer bir kimse insanlara ilahlık taslayan, baskı, korkutma, sindirme ile topluma işkence eden diktatör, adalet ve özgürlük gibi en temel insan haklarını ayaklar altına almış zorba; kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden insanları en acımasız şekilde katleden katil ise bütün bunları kendinde toplayana ne denir?

Sayın Ahmedinecat; bütün tarih boyunca yazılmış sözlüklerde bunun adı “zalim”dir, “diktatör”dür, “haman”dır, “karun”dur...

Mazlum ise kısaca, “zulüm gören”dir.  

Bu atanmış diktatörlerin en temel görevi nedir?

El-Cevap: Ekmeğini yediği halkı ve ülkesini “geri bırakmak”tır.

Evet, bu atanmış diktatörlerin en temel vazifesi budur.

Peki bunu nasıl yapıyorlar (başarıyorlar)?

Bu sorunun cevabını buraya sığdırmak zor. Ancak bu konuda yeterli izahatı “Ergenekon Bir Geri Kalma Aygıtıdır” adlı çalışmada bulmak mümkün. (Bkz: www.ozgurlukbesteleri.com)

Şu kadar söyleyeyim ki; bu konseptin temeli (son 1-1,5 asırdır dünyayı yönetenlerin ve sömürenlerin konsepti), “buharlı makine”nin keşfiyle birlikte değişen üretim konseptinin alt parametrelerindeki değişikliğe dayanıyor.

Buharlı makinenin keşfinden önce üretim, emek-yoğun konseptinde iken, alt parametreler ”bilek gücü, hayvan gücü, rüzgar gücü, su gücü” gibi fiziksel-mekanik unsurlardan oluşuyordu. Keşiften sonra bu konseptte önemli bir değişiklik oldu. Emek-yoğun üretimin yerini, teknoloji-yoğun üretim alınca, bu konseptin alt parametrelerini ”akıl, bilgi, sinerji ve özgürlük” aldı. Bunun siyasi yansımaları, tahmin edilenden çok daha fazla olacaktı.Ve oldu da. Çünki bu alt parametrelerden birisi blok edilerek hedef toplumun elini kolunu bağlamak mümkündü. Mesela bu alt parametrelerden en önemlisi olan akletmek bireysel ve toplumsal planda  “tutsak” edilirse artık o ülkenin-toplumun gelişmesi, ilerlemesi ve güçlenmesi engellenmiş oluyor.Tabi ki o ülke halklarının huzurunu,onurunu, mutluluğunu kaybetmesi de cabası.  O ülke gerikalmışlar hanesinde hayatiyetini sürdürmeye çalışıyor.  Kısaca söylemek gerekirse, bir ülkeyi sömürge yapmak, geri bırakmak istiyorsanız işgal zahmetine girmenize gerek yok artık. Başına, ister darbelerle, isterseniz değişik tezgahlarla bir diktatör getirin (atayın) yeter. Çünkü o diktatör halkın canına okuyacak, toplumu ve bölgeyi-coğrafyayı gelişmiş emperyalist ülkelerin kullanımına hazır hale getirecektir.

Akletmenin,düşünmenin en büyük engeli baskıcı rejimlerdir ve bütün oyun bu yeni üretim konseptinin en temel parametresi olan “akıl-akletmek” üzerinde oynanmaktadır. Diktatörler; hakim oldukları ülkelerde uyguladıkları baskı rejimleriyle, bilerek veya bilmeyerek “bireysel ve toplumsal aklı tutsak etmek”tedirler.

Aklı tutsak edilen bireyin,halkın, toplumun da artık her şeyi tutsaktır.

DİKTATÖR REJİMLER AKLI UYGULADIKLARI 5 YÖNTEMLE TUTSAK EDİYORLAR:

1.              Halkı korkutarak, baskı altında sindirerek“Bireysel ve toplumsal akletme”ye en çok zararı bu şekilde veriyor. Tavuğu korkutursanız yumurtasını azaltıyor; yine aynı şekilde ineği korkutursanız sütünü azaltıyor. İnsanı ve toplumu korkutur, sindirirseniz, yeterince akledip-düşünemiyor, üretemiyor; sadece kendi fiziksel varlığını sürdürme telaşına düşüyor.

2.              Toplumu “faydasız işler”le meşgul ederler. (terör, oluşturulan sun’i gündemler, futbol v.s.)

3.              Kaos ve istikrarsızlık ile toplumsal savrulma oluşturmaya çalışırlar.

4.              “Tek tip olarak kurgulanmış/kalıplayan” irrasyonel bir eğitim sistemi uygularlar.

5.              İnsan onuru ve kişiliğiyle örtüşmeyen, zihinlerde diktatöre-devlete kesin itaatin kazındığı askerlik eğitimi ve uygulamaları.

 “Gölge varlıklar,”

Fonksiyon olarak dikdatörler, halka gölge eden varlıklar gibidirler.

Bu gölge varlıkların durumu ürün yetiştirmede farklı metodlar kullanan”iki bahçıvan”ın hikayesi gibidir.

Birincisi ektiği nebatatı bahçedeki topraktan, sudan ve özellikle de güneşten en verimli şekilde istifade edecek şekilde dizayn ediyor. İkinci bahçıvan da bunun tam tersini yapıyor. Nebatatı toprak’tan, su’dan ve güneş’ten yeterince faydalandırmıyor. Her tarafa çardaklar-çadırlar kurarak, güneşle nebatat arasına perde oluşturarak bütün bitkileri gölgede bırakıyor.

O ikinci bahçıvan istiyor ki, görevli olduğu bahçede nebatat ancak ayakta durabilecek kadar havadan, sudan, topraktan ve güneşten istifade etsin.

Birinci bahçıvan sorumlu olduğu bahçedeki bitkilerin gelişmesi için elinden gelen her türlü katkı için çabalarken, ikinci bahçıvan tam aksine, bitkilerin yetişmemesi, gelişmemesi için engeller koyuyor.

Sayın Ahmedinecat beyefendi, baskıcı rejimler ikinci bahçıvan gibi hareket ederler. Onlar insanların en temel ihtiyacı olan özgürlüğe, adalete, düşünmeye  perde olurlar. Sizce; Esed’ın Baas  rejimi hikayedeki hangi bahçıvanı temsil ediyor?

DİKTATÖRLERİN GERİ BIRAKMA FONKSİYONU

Sayın Ahmedinecat beyefendi, hiç düşündünüz mü, “geri kalmış ülkeler” neden geri kalıyorlar da adına “ilerlemiş” dediğimiz ülkeler nasıl oluyor da ilerliyorlar?

Hiç düşündünüz mü, neden geri kalmış ülkelerin başında hep baskıcı diktatörler vardır da, özellikle teknolojide gelişen ülkelerin düzenleri alabildiğine özgürlük üzerine kurulmuştur?

Cevap açıktır aslında.

Diktatörlerin, varlık sebepleri başında olduğu ülkeleri  geri bırakmaktır..

 Bir ülke düşünün.

Kırk kusur yıl sürekli darbe şartlarıyla yönetilsin (Suriyede olduğu gibi.)

 O halkın hali ne olur?

Suriyedeki diktatörü ve avanesini en gelişmiş batı ülkesinin başına getirin; görürsünüz nasıl halkın iflahını kesecek ve o ülke kısa sürede geri kalma moduna girecektir.

Emperyalist güçlerin taktikleri genelde  böyledir. Geri bırakmak istedikleri ülkelerin başına baskıcı bir diktatörü atarlar ve bütün aksaklıklardan halkı sorumlu tutarlar…

Sonra da bizler sorarız:

İslam ülkeleri neden geri kalıyorlar?... diye

Suriye’de Esed halkın desteğiyle mi göreve geldi?

Suriye’nin kaderi monarşi ile yönetilen diğer geri kalmış ülkelerden hiç de farklı değil. Mısır’da, Tunus’ta, Cezayir’de, Libya’da veya başka bir diktatörün tayin edildiği geri kalmış ülkelerde nasıl tezgâhlar döndürüldüyse, Suriye’de de durum aynıdır; çünkü bütün diktatörlüklerde süreç üç aşağı beş yukarı birbirine benzer.

Hikaye şu: Takvimler 1970’i gösterdiğinde, yani 42 yıl önce, bir darbe ile (darbelerin kimlerin tarafından yaptırıldığı artık malum) Baba Esed ve avanesi Suriye halkının üzerine bir kâbus gibi çöküyor. 42 yıl boyunca darbe hali ve tabiî ki sıkıyönetim devam ediyor. Baskı, korku, hapis, takip ve  işkence günlük rutinlerden bazıları… Medya devletin tekelci medyası; fikir serdetmek ve düşünmek yasak, eleştirmek külliyen yasak! Eğitim, adalet hak getire. Fazla söze hacet yok. Tam köleleştirilen bir topluluk...

 

BUGÜNLERE NASIL GELİNDİ?

Depremde fay hattı kırılmaya başladı mı, bir şekilde irtibatlı olan diğer kırılmalara engel olamazsınız. Değişen dünya, gelişen iletişim araçları, dünyanın bir köy haline gelmesiyle diktatörlerin gizlilik perdeleri bir bir yırtılmaya başladı. Bu kırılmadan nasibini ilk alan, Küresel habasetin Türkiye’deki kolu olan Ergenekon oldu.

Faylardaki bu hareketliliğin toplumsal yaşamdaki adı, “halkın özgürlük hareketi”dir. Sonra Tunus’taki diktatör kansız denecek kadar bir devrimle devrildi. Mısır’daki kral Hüsnü Mübarek de ellerinden kaydı, gitti. Kimlerin ellerinden? Adına daha iyi anlaşılsın diye “Küresel Ergenekon” diyeceğimiz emperyalist güçlerin ellerinden...

Libya’da çift taraflı çalıştılar. Bir taraftan sahnede özgürlük hareketini, yani halkı desteklerken, kapalı kapılar ardında Neron tabiatlı Kaddafi ile anlaştılar. Niçin? Daha çok kan dökmek ve halkın gücünü kırarak, güçlü bir şekilde gelmesine engel olmak için... Libya’da hakimiyeti kurarken halkın güçlü bir iktidar kurmasını istemediler. Nihayet Kaddafi devrildi.

SIRA SURİYE’DE İDİ.

Üç dikdatörün devrilmesinin ardından sırası gelen döndüncü diktatörlük Suriye’deki Esed yönetimindeki Baas rejimi idi. Suriye’deki kralın diğerlerinden çok önemli bir farkı vardı. Suriye halkının yüzde 80’ni,  nüfusun yüzde 10 küsürü tarafından bir bakıma tutsak alınmış halde yönetiyordu. Halk özgürlük hareketini başlattığı zaman karşısında Mısır’daki Hüsnü Mübarek’ten, Libya’daki Kaddafi’den, hatta Şah Rıza Pehlevi’ninkinden farklı bir durum vardı. Yani Suriye “çifte işgal”le karşı karşıyaydı.

Ayrıca bu işin Suriye ile sınırlı kalmayacağını Batılı emperyalistler artık çok iyi anlamışlardı. Aslında engel olacakları bir güçleri olsa kesin engelleyeceklerdi. Ancak onların buna güçleri yetmeyecekti. Tek seçenekleri kalıyordu, gelişmeleri manipüle, hatta  dezenforme edip kendi çıkarlarını kurtarma telaşına düştüler. Yaşanan trajedinin büyük olmasının onları hiç ilgilendirmediğini çok net olarak bir daha gördük. Zahiren özgürlük için ayaklanan halkı destekliyor gibi görünseler de, ortaya koydukları tavırlarla zımnen de olsa arka planda istisnasız hepsi zalim diktatör Esed’i desteklediler, hâlâ da destekliyorlar.

Buraya kadar, şeytani güçlerin özgürlük ve hak mücadelesinde, zalimin ve zulmün yanındaki tavırlarını anlamlandırabiliriz. Bu zalim emperyal güruhun dün İran’ın zalim diktatörü Şah Rıza Pehlevi’yi nasıl destekledilerse, bugün onun kan kardeşi olan Baasçı Esed’i desteklemeleri de bir bakıma normaldir.

Ama adında ayrıca “İslam” kelimesi bulunan, halkı müslüman bir ülkenin yapılmakta olan bu zulmü onlarla bir olup desteklemesini, hatta bizzat zulme iştirak etmesini kitabın neresine yazacağız? İran devrimi bu temeller üzerine yükselmedi. Devrim önderi İmam Humeyni’nin yolu bu değildi. Ehl-i Beyt’in yolu da bu değildi!…

Küresel habaset Dünyadaki özgürlük hareketlerini şimdilik İran eliyle durdurmak mı istiyor?.

 Ne kadar garip değil mi? Garip ama gerçek. Suriye, baskıcı zalim rejimlerden kurtulmak için bir dönüm noktası. Ancak Suriye üzerinden bütün dünyadaki mazlum halklara şu mesaj verilmeye çalışılıyor:

Siz ne kadar çabalarsanız çabalayın size özgürlük yok. Bunun uğrunda ölseniz de, sürülseniz de bunu biz size haram ettik.”

Gerekirse işkencenin her türlüsünü, vahşetin binbir çeşidini uygulayarak canlanmış olan özgürlük ruhunu sindirmek, zorbalar eliyle insan onuruna baş eğdirmek istiyorlar. Aman ya Rabbi, bu başımıza gelenler ne hallerdir! İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak etme Allah’ım!...

Bugün, Küresel Habasetin senaryolaştırdığı, bütün dünyanın seyrettiği Suriye savaşında, başrolün İran’a verildiği trajedik tiyatroyu izliyoruz.

 

ŞER LOBİLERİNİN ÇALIŞMALARI

Özellikle medya cephesinde bu lobilerin kalemşörleri İran’a çok dikkatli bir şekilde gaz vermeye devam ediyorlar.

Bunlar, İran’ın Suriye’deki Baas rejimi için her şeyi yapmak zorunda olduğunu, İran’ın böylesine büyük bir stratejiyi (!) tarihi birikimlerinden dolayı belirlemesi gerektiğini söylüyorlar. Filistin’deki Hamas, Lübnan’daki Hizbullah için mutlaka Suriye’nin yanında olması gerektiğini açıkça ifade ediyorlar. Esed’in Baas rejimi için İsrail’e karşı aslında olmayan bir korunma kalkanı varmış gibi anlatarak, Esed’i destekleme konusunda haklılıklarını dile getiriyor ve ekliyorlar: İran’ın geleceği  Esed’in ayakta kalmasına bağlıdır!... Böylece, İran’ı gaza getirerek, manipüle ederek Esed’i desteklemeye itekleyen ustaca bir politikayı sahneliyorlar.

 

İSRAİL İLE AYNI DİLİ KULLANMAK!

Sayın Cumhurbaşkanı Ahmedinecat Beyefendi;

İsrail’in kullandığı dil ile sizin diplomaside kullandığınız dil ne kadar da birbirine benziyor. Sizin sözcülerinizle İsrail dışişleri bakanı kelimesi kelimesine aynı sözleri sarfediyorlar. Birkaç hafta önce Liberman ne demişti hatırlayın: “Suriye’deki rejim çökerse İran bölgedeki gücünü kaybeder” diyordu. Siz de aynısını demiyor musunuz? Siz de Baas rejimini destekleyen ifadeler kullanıyor, İsrail’le aynı argümanları öne sürüyorsunuz. Bu sadece bir tesadüf mü?

Birbiriyle hasım olan iki ülke, hayati bir konuda aynı dili kullanıyorsa bu sizce nasıl yorumlanmalıdır?

 

İSRAİL İLE AYNI CEPHEDESİNİZ

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi,  İsrail ile aynı cephede olduğunuzun farkında mısınız?

Soru şu: İşgalci İsrail, bağımsız, güçlü, gelişmiş bir Suriye ile mi komşu olmak ister, yoksa ülkesini on yıllardır “geri kalma modu”nda tutan, üçüncü dünya ülkesi olarak fakir ve güçsüz bırakan Esed diktatörlüğüyle mi?

Hiç tereddütsüz, İsrail, Esed’in kalmasını İran’dan daha çok istemektedir.

 

 

SON GÜNLERDE MEDYADA YER ALAN İKİ HABERLE BU SÖYLEDİKLERİMİZİ İZAH EDELİM.

İran medyasından aldığımız bir haberi aynıyla iktibas ediyorum.

“Nitekim Siyonist yetkililerin son aylardaki açıklamaları da teröristlerin ve onların savunucularının gizli hedeflerini ortaya koymaktadır. Netanyahu başta olmak üzere Siyonist yetkililer defalarca Beşşar Esed’in devrilmesinin Lübnan Hizbullah’ına büyük darbe vuracağını açıkladılar. Nitekim Beşşar Esed’in devrilmesi planlarının başarısızlığa uğraması durumunun İsraillilerin Siyonizm tarihinde alacakları en büyük stratejik yenilgi olacağını da belirttiler. Siyonist rejimin savunma bakanı birkaç gün önce aynen şunları ifade etti: “Beşşar Esed’in devrilmesi İran’a ciddi bir darbe vuracak ve İran’ın Lübnan ve Gazze’deki İsrail karşıtı unsurları büyük zarar görecektir.”

Dikkatli analiz edildiğinde bu haber hasım tarafından değil de ancak dost taraflarca yapılan iyi niyetli bir uyarıya benzemektedir. Yani tedbir alınması açısından yapılan dostça bir uyarıdır. Kullanılan dil yukarıda da belirttiğimiz gibi aynı dildir.

Bir taraftan “ortak dil basiretsizliği”ne yakalanırken, diğer taraftan ABD’nin   Suriye’deki özgürlük hareketinin (sözde basına sızdırılan) yetkilileriyle anlaşma imzaladığı haberlerini görüyoruz. Bu haberle ”Suriye Özgürlük Hareketi”ni doğrudan dış güdümlü bir hareket olarak tanımlamamız  isteniyor.

Suriye halkı özgürlüğünü elde etmek, onurlu, mutlu, güçlü, bağımsız  bir ülke olmak için on binlerce şehid vermekte, yine on binlercesi işkence altında, on binlercesi kayıp, binlerce çocuk yetim kalmış, şehirler harap olmuş, taş üstünde taş kalmamış, ekmek, su, ilaç sıkıntısı had safhada, çoluk-çocuk perişan olmuş halde iken; emperyalistler de oradaki vahşeti görmezden gelerek, hatta dezenforme ederek bu kutlu özgürlük mücadelesini sulandırmak, tamamen art niyetle dış destekli ithal bir harekete indirgeyip onurunu ve kutsaliyetini kaybettirmek istiyorlar. Mesela bu haber ilk bakışta halkın hayrına gibi gözükse de içerideki rejim tarafından milli hisleri, heyecanı harekete geçiren psikolojik bir argüman olarak kullanılıyor. Dolayısıyla bir kısım Batı ve İsrail kaynaklı medya bu haberleri kasıtlı olarak yayarken, bir yandan da Esed’in elini en azından psikolojik yönden güçlendirmeye çalışıyor. Zaten zor durumda mücadele eden mazlum halk da bu dış güdüm iftirası ile psikolojik travmaya uğratılıyor.

 

BAAS’I DESTEKLEMEK İSLAM’A UYGUN MU?

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi,

Çocuk-büyük, kadın-erkek, genç-ihtiyar ayrımı yapmadan savunmasız halkı hedef alıp suçsuz sivilleri öldürenler, her kim olurlarsa olsunlar ve bu katliamı her ne adına yaparlarsa yapsınlar, İslami nazarla baktığımızda katil değil midir? Böyle bir katliamın mazur görülmesi mümkün mü? Kim tarafından yapılırsa yapılsın, mazlum ve masum halka zulmedenler nasıl desteklenir?

Kırkbeş yıldır müslüman halkına baskı ve zulüm uygulayan, %12’lik bir azınlığa dayanan bir rejimi meşru saymak ve desteklemek, İslam’ın hangi ilkesine dayanıyor?

1981-1997 arasında 16 yıl Dışişleri Bakanlığınızı yapan ve hâlen İnkılab Rehberi'nin uluslararası siyaset konularındaki danışmasını vazifesini sürdüren  Dr. Ali Ekber Velayeti’nin, Tahran'da toplanan Bağlantısız Ülkeler Konferansı'nda yaptığı konuşmada söylediği “Kesin olan şudur ki, Suriye devleti bu ülkedeki kanunî ve meşrû bir hükûmet olup, eğer muhaliflerin bir sözü varsa, Suriye devletiyle, barışçı bir şekilde müzakereye oturmalılar” sözünü kendi devrim sürecinizle karşılaştırmanız gerekmez mi? Nitekim aynı Velayeti, 33 yıl önce, Şah ve avanesi İslam Devrimcilerine aynı çağrıyı yaptıklarında, “biz tâğutlarla müzakereye kesinlikle   oturmayız” dememişler miydi?

Nasıl oluyor da, Suriye müslümanlarının Esed zalimine karşı ayaklanmasını “İslam Ümmeti'nin tek parça olmasını engellemek” olarak görüyorsunuz? Peki, yarım asırlık bir Baas diktatörlüğünü ayakta tutmaya çalışarak İslam Milleti'nin birliğine hizmet etmiş olunabilir mi?

 

İSLAM KARDEŞLİĞİ Mİ?

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi,

İran Anayasası, “İran devletinin yönetim şekli İslâm Cumhuriyeti’dir” der. Ardından, İslam Cumhuriyeti’nin hangi inançlar üzerine kurulu olduğu sıralanır. Bunların başında “La ilahe illallah” yer almaktadır. Madde-3’te ise, 2. maddede zikredilen gayelere ulaşılması amacıyla gerçekleştirilecek hususlar sayılır. İşte bu hususlardan üçüne, İran’ın bugün yürüttüğü iç ve dış politika ve tutum açısından dikkat çekmek istiyorum:

1- “Her türlü diktatörlük, keyfi idare ve tekelcilik ruhunu kaldırmak.”

Anayasasının aksine İran, Suriye’deki Nusayri diktatörlüğünü alenen destekliyor, hatta diktatörü ayakta tutmak için cepheye silah ve adam gönderme düzeyine varacak kadar yardım veriyor. O Baas ideolojisi ki, Nusayri anlayışa sahip ve “liderin ilahlığı” gibi tevhid ilkesine alenen ters bir itikada sahip. Peki, böyle bir ideolojiyle yönetilen Suriye’deki Esed rejimini desteklerken, böylece kendi anayasanızın da bir çok temel maddesini ihlal ettiğinizin, daha da önemlisi, anayasanızda vurgulanan “La ilahe illallah” ilkesine de aykırı düştüğünüzün farkında mısınız?

2- “İslâm kardeşliğini ve genel yardımlaşmayı bütün halk arasında yaygınlaştırmak ve sağlamlaştırmak.”

3- “Dış siyaseti; İslâmi ölçüler ve bütün Müslümanlarla kardeşlik taahhütlerine bağlılık ve dünyanın bütün mustaz’aflarını himaye temelleri üzerine tanzim etmek.”

Sayın Cumhurbaşkanı, bütün bu maddeler her yönüyle açık ve net iken, İran yönetimi bugün Suriye politikası ile İslam’ın temel prensipleri yanında Devrimin önderi ve İran Anayasasının ruhuna da yabancılaşmış olmuyor mu?

 

KENDİ ANAYASANIZA AYKIRI DAVRANIYORSUNUZ

Sayın Cumhurbaşkanı ,

Anayasanızda da belirtildiği gibi, “Allah’ın yaratış ve kanun koymadaki adaletine” biz inanıyoruz ve bir gün bu adaletin tecelli edeceğini, zalimlerden hesap sorulacağını biliyoruz. Çünkü Rabbimiz böyle buyuruyor. Peki siz, hesap gününe neyle hazırlanıyorsunuz? Esed’in döktüğü kana ortak olarak mı, yoksa mazlumlara yardım ederek mi?

Anayasanızda “İnsanın yüce şeref ve değerine, onun Allah karşısında olan mesuliyetiyle beraber hürriyetine inanır” diyorsunuz.

Esed’in Baas diktatörlüğüne karşı hürriyet için mücadele eden Suriye müslümanlarının hürriyet mücadelesini boğmaya yardımcı olmakla Anayasanızdaki “insanın hürriyetine inanır” ifadesi çelişmiyor mu?

Yine anayasanızda geçen şu ifade çok manidar: “Her türlü zulmetmeyi ve zulmedilmeyi, zorla egemenlik kurmayı ve egemenlik altına girmeyi reddederek, eşitlik ve adaleti, siyasi, iktisadi, içtimai ve kültürel bağımsızlığı ve milli birliği temin eder.” Peki, madem öyle, kendi anayasanızı çiğneme lüzumunu gerektirecek kadar sizi Esed’e taraftar kılan ulvi gerekçeleri söyler misiniz?

Anayasanızın üçüncü maddesinde yer alan bir hüküm, “Siyasi-sosyal her türlü özgürlüğü kanunlar çerçevesinde sağlamak”tan söz eder. Peki bu olanlar ne? Bunları nasıl açıklıyorsunuz? Yöneticilerin ne yaptıkları, ne söyledikleri kadar, dışarıdan bakıldığında bundan ne anlaşıldığını hesaba katmaları da gerekmez mi?

Kerbela’da yaşanan zulme isyan eden bir ekolün takipçileri olarak, Hama’da, Halep’te, Şam’da, Dera’da ve bütün Suriye sathında zulme maruz kalan Suriye halkının yanında yer almanız, zalim Esed’e karşı durmanız gerekmez mi?

 

NEREDE KALDI İSLAM KARDEŞLİĞİ?

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi,

Anayasanızın 7. maddesinde “Kuran’ın istişare emri”ne atıfta bulunuyorsunuz.” Suriye konusundaki tutumunuzu dünya müslümanlarıyla istişare ederek belirleseniz sizin için daha hayırlı olmaz mı?. İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısındaki istişare sonucunda bütün İslam ülkeleri ittifakla Baasçı Suriye’nin üyeliğini askıya alırken, siz bu istişareden çıkan sonuca muhalefet ederek yine sadece siz, zalimden yana tavrınızı sürdürdünüz.

Sahi siz, kiminle yaptığınız istişareye uyuyorsunuz?

Çin ve Rusya ile mi?

Müslüman ülkelerle istişareye muhalefet; Çin ve Rusya ile yapılan istişareye destek!

İslam Devrimi’nin geldiği nokta bu mu olacaktı?

Devam edelim. Anayasanızın 11. maddesinde de belirttiğiniz üzere, Enbiya Suresinin 92. ayetine göre bütün müslümanlar tek bir ümmettir. Bu ümmetin, kardeşlik hukuku içinde sadece Allah’a kulluk etmesi gerekmez mi? Sadece Allah’a kulluk etmek için, Baas diktatörlüğüne kulluğu reddeden Suriye müslümanlarını desteklemek, sizin için Anayasal ve Kur’ani bir görev değil mi?

Yine, Anayasanızın 14. maddesi uyarınca İran İslam Cumhuriyeti, “gayri-müslim fertlere karşı güzel ahlak ve İslâmi adaletle davranmalı ve onların insani haklarına riayet etmeli”  diyorsunuz. Peki, gayrimüslimlere bile güzel ahlâk ve adaletle davranmayı ilke edinirken, Suriyeli müslümanlara karşı neden güzel ahlak ve adalet ilkelerine göre davranmıyorsunuz?

Anayasanızda “İran genel siyasetini Müslüman milletlerin dostluk ve birleşmesi temeline oturtmalı ve İslâm dünyasının vahdetini (siyasi-kültürel-iktisadi alanlarda) gerçekleştirmek için sürekli çaba göstermelidir” diyorsunuz.

 Diyor olmasına diyorsunuz da, yapmıyorsunuz. Bu anayasayı uygulanmamak üzere mi hazırladınız? Peki, neden yapmadıklarınızı söylüyorsunuz? Bu, Kuran’da yerilen bir tutum değil mi?

 

 

DOSTÇA VE KARDEŞÇE…

Sayın başkan,

Türkiye’nin özellikle son on yıllık dönemde İran’la ilişkili dış politikası basit bir sınır komşusu olmasının ötesinde, kardeşlik merkezli hakim bir anlayışla yürütülmekte. Türkiyeli yöneticilerin İranlı heyetlerle görüşmesinde “kardeşim…” deyince nasıl da bir sevgiyle, yürekten söylediklerini hissetmemek mümkün değildi. Sadece malum nükleer konuda değil, dünya kurtlar sofrasında ne zaman masaya İran’la alakalı konu gelse, bırakınız sıradan müttefikliği, gerçek dosta ve kardeşe nasıl sahip çıkılması gerekiyorsa o şekilde sahip çıkılıyordu. Zaten “mü’minler ancak kardeştirler” buyurulmuyor muydu? Bir bakıma imanımızın gereği idi böyle davranmak.

Buraya kadar iyi, güzel. Özellikle son dönemlerde bu dostluğa halel getirecek davranışlarla karşı karşıyayız. “İran yine nereye koşuyor?” diye sormadan edemiyor insan. Böylesine dostça, kardeşçe davranışların cevabı bu mu olmalıydı? Bin yıllık tarihi birikim hani nerede? Hakkaniyetle, adaletle, vefayla, sevgi ve kardeşlikle örülen tavırlar nerede?.

Sayın Başkan,

Siz de daha iyi bilirsiniz ki gerçek dostluklar; zor zamanlarda  test edilen ve kazanılan dostluklardır. Gerçek dostun menfaatler söz konusu olduğundaki tavrı çok önemli. Meydana gelen bir olayla ilgili bireyler, toplumlar, hatta devletler ortaya koydukları  tavırla; heva ve hevesine uyan, menfaati merkeze alarak mı, yoksa hakkın ve adaletin temel ilkeler olarak kabullenildiği bir inançla mı hareket ediyorlar? Esas mesele bu. Değilse, birisinin isminin önünde veya sonunda İslam kelimesi geçmiş, geçmemiş, o kadar da önemli değil.

Bizler heva ve hevesin belirleyici olmasına karşı çıkarken; Hakkın, Adaletin ve Özgürlüğün temel ilke olarak alındığı bir inanca sahibiz. Küresel habasetin Suriye’deki temsilcisi zalime, kendi halkını çocuk-büyük, kadın-erkek demeden katleden katile, halkına baskıyı, işkenceyi insafsızca uygulayan Baasçı Esed’e karşı onurunu, özgürlüğünü, insanlığını kurtarmak isteyen ve onun için canıyla, malıyla savaşan, bu uğurda en çok sevdiklerini feda etmekten çekinmeyen, bunun için meşru mücadelesini veren özgürlük savaşçısı Suriye halkının yanında olacağız!

 

TÜRKİYE’DEKİ ERGENEKONCULARLA  SURİYE’DEKİ BAASÇILARI İTTİFAKI

Küresel habaset denen şer ittifaki, Suriye halkının başına Esed gibi bir diktatörü bela ederken; güya demokrasi ile idare edilen Türkiye halkının başına da “Ergenekon” denilen “derin devlet”i musallat etmiştir. Ergenekoncularla Suriyedeki Baasçıların ittifakı inanın ki hiç tesadüf degil. Zira bunlar aynı ”fabrikasyon ürünü.” Yani aynı tornadan çıkmışlar. Aynı merkezden yönlendirildiklerini nasıl da açığa veriyorlar! Aynı çeşmeden su içerler, aynı mantaliteye sahiptirler.. (Allah’a şükür ki bu gün Türkiye’de ki Ergenekoncular artık o kadar etkili değiller.)

Sayın Başkan,

Bugün Türkiye’deki Ergenekon taraftarlarının, Suriye’deki Baasçıları desteklemesi sizce tesadüf mü? Eski Savak’ın Türk derin devleti ile eskiden yakın bir işbirliği içinde olduğunu biliyoruz. Bugünkü Suriye rejiminin Muhaberat’ı da öyle. Eskiye dayanan bu derin ilişkilerin yeniden canlandırılmaya çalışılmasına karşı çok dikkatli olunmalıdır, diyoruz.

 

“SIRA TÜRKİYE’YE GELECEK” BEYANATI

İran devletinin bir üst düzey yetkilisi, “sıra Türkiye’ye gelecektir” diye bir açıklamada bulunmuş! Bunu anlamakta güçlük çektiğimi belirtmek isterim. Bu iyi niyetli dostça bir bakış açısı değil. İyi bilinmelidir ki Türkiye’yi yakacak ateş İran’ı da yakar. Biz bileşik kaplar gibiyiz. Birbirimize karşı kazanacak bir zaferimiz yok. Belki birlikte kazanacağımız tek bir zafer var. Ayrıca, İranlı üst düzey yetkilinin, küresel habasetin ülkemizdeki temsilcisi olan (Suriye’dekinin muadili) “Derin Ergenekon”un Türkiye’de etkisiz hale getirildiğinden haberleri yok herhalde.

İRAN’IN, SURİYE’DE ESED’E DESTEK İÇİN ASKER GÖNDERMESİ,
PKK’YA DESTEK VERMESİ KABUL EDİLEMEZ

Sayın Cumhurbaşkanı,

Bunlar doğru mu? Daha düne kadar savaştığı Pejak’a, bugün Türkiye’ye karşı yardım eden bir İran! Anlamak çok zor. Bunlar şuyûu vukuundan beter hadiselerdir. Bir bakıma ateşle oynamaktır da.

Allah (c.c), Kitabında, “zalimlere yardım etmeyin, sonra ateş size de dokunur” buyurmaktadır. Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytandır. Siz bunları bilmiyor olamazsınız. Allah (c.c) her şeyi görmekte ve bilmektedir. Hüküm O’na aittir. Herkese yaptıklarının hesabının sorulacağı bir gün vardır ve herkes, o gün yardımlaştıklarıyla birlikte haşronulacaklardır...

DEĞİŞİM OLACAKSA ESED’LE OLSUN NE DEMEK?

Sizin üst düzey yetkilileriniz garip bir ifadeyle, “değişim olacaksa Esed’le olsun” diye bugünlerde dünya kamuoyuna sıkça beyanat veriyorlar.

Suriye’de değişim olacaksa Esed’le olsun demenin, ”Değişim olacaksa Şah’la olsun, Saddam’la olsun, Mübarek’le olsun” demekten ne farkı var?

Mısır’da veya Tunus’ta yaşanan özgürlük harekelerinde bir ülke çıkıp “değişimi Hüsnü Mübarek’le yapın, benim o ülke ile stratejik ilişkim var”, veya “Tunus için değişimi bin Ali ile yapın” deseydi, o devlet dünya kamuoyunda ne duruma düşerdi?

ESED ARTIK HALKINI REHİN ALMIŞ BİR KORSAN GİBİDİR.

Diktatörlüğünün yanında Esed, aynı zamanda halkını rehin alan bir korsandır. Korsanla mücadele etmek gerçekten kolay değildir. Çünkü elindeki rehinelere verdiği zarar ortadadır. Daha büyük zarar vermeden bir an önce etkisiz hale getirilmelidir.

BAHANELER

İran istihbaratının şefi Celili, Esed’le olan görüşmesindeki beyanatında, “nasıl oluyor da kendi ülkelerinde bir kez bile seçim yapmamış Katar ve Suudi Arabistan demokrasi tellalı kesiliyor?” diye soruyor.

Önce şu tespiti yapalım. Bildiğim kadarıyla onlar halkına Esed gibi zulmetmiyorlar. Lakin bir ülke ister krallıkla idare ediliyor olsun, ister adına cumhuriyet densin, eğer halkının özgürlüklerine, en temel insan haklarına, onurlarına saygı duyup korumuyorsa; yani devlet zulmediyorsa, bu rüzgâr onların da kapısını çalacaktır.

Ölçü, yönetimin adının ne olup olmamasıyla ilgili değil. Ölçü halkına zulmedip etmemesiyle ilgili.

Bu özgürlük hareketleri öncelikle bütün baskı ve zulüm düzenlerinin kapısını çalacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.

Rejimin başındakiler değişimi kendi rızalarıyla kabul ederlerse ne âlâ! Ülkelerinde baş tacı edilirler. Onlar ya özgürlüğe kapılarını açacaklar, ya da zelil olarak halk tarafından el çektirilecekler. Ve bu bazı aklıevvellerin dediği gibi Amerika veya Batı istediği için değil, Allah (c.c.) istediği için olacaktır. Çünkü O, kullarına zulmü layık görmez. 

Bu kutlu mücadele inşaallah Suriye’de tamamlanır ve diğer baskıcı rejimler de son bulur.

 

Sayın Ahmedinejat,

Şunu biliniz ki bu özgürlük kazanımlarının gecikmesinin vebali size aittir. Bütün baskıcı rejimler bu geçitten geçeceklerdir. Dünya devletleri artık birbirlerine komşu şehirler gibidirler. Artık bir şehirde özgürlük, onur, adalet, refah, huzur ve mutluluk yaşanırken, diğer şehrin; zalim, cahil, kukla birileri tarafından fakirleştirilip köleleştirilmesine dünyanın gelinen noktasında artık tahammül edilemez.

 

SAYIN AHMEDİNECAT, ŞU ÇIĞLIĞI DUYUN LÜTFEN;

Dera’lı bir gencin bir Arap televizyonuna verdiği beyanat özgürlük ruhunun çığlığıdır:

“Dört gündür sokaklarda, meydanlarda içimizden geldiği gibi haykırıyoruz. Hayatımda ilk defa korku duvarını aştım ve özgürlüğü iliklerime kadar hissettim. Bu hissi o kadar sevdim ki artık ondan vazgeçemem. Ölüm pahasına da olsa özgür kalacağım!

Sayın Ahmedinecat, bu çığlığa kulaklarınızı tıkamayın lütfen!

 

“YOLUNDA İSLAM’IN KARDEŞLER OLALIM” MARŞININ SÖZLERİNİ DEĞİŞTİRDİNİZ Mİ?!

Yolunda İslam’ın kardeşler olalım” marşındaki mısralarının yerini, bu günlerdeki uygulamalarınızla “yolunda mezhebimizin kardeşleri olalım”, veya “yolunda çıkarlarımızın müttefikleri olalım” mısraları mı aldı? Yoksa, “Yıkıldı Firavun, Haman ile Karun” dizesinin yerini ise ”yaşasın Firavun, Haman ve Karun ile ittifakımız” dizeleri mi aldı?

Siz görmüyor, bilmiyor zannedebilirsiniz. Ama bütün dünya müslümanları büyük bir ibretle düştüğünüz bu acı durumu takip ediyor ve tarihe not düşülüyor... Devir eski devir değil. Kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle artık bir çok şey sır değil. Yaptıklarınızın bütün insanlık tarafından, özellikle İslam alemi tarafından hayretle takip edilmekte olduğunu bilmelisiniz.

HUMEYNİ BU GÜNLERİ GÖRSEYDİ, YENİDEN KIYAMI BAŞLATIRDI.

Hayatını diktatörlerle mücadeleye adamış, bunun için sürgünlerde ömrünü tüketmiş birinin emanetçileri, varisleri nasıl olur da dünden bugüne tamamen farklı tavır takınırlar? Nasıl oldu da bir İslam devleti Baas rejimine destek verdi, İsrail ile aynı cephede yer aldı, küresel habislerin tiyatrosunda rol alarak dünya özgürlükler hareketinin, önünü kesmek rolünü üstlendi?

Filistin kampını bombalayıp onlarca Filistinlinin ölümüne sebeb olan Esed’in askerleriyle aynı cephede savaşa devam etmek nasıl açıklanmalı? Hangisini sayalım? Ortak işlenen cinayetleri mi? Ramazan ayında katledilen çocukları mı? Yok yok, saymayacağım, yeter artık! Mazlumun ahı artık Arş’a çıkmıştır. Artık sözün bittiği yerdeyiz.

Dünyanın onurlu, asaletli, vakur  duruşuyla tanıdığı, zalimin kesin düşmanı, mazlumun has dostu olan İmam Humeyni eğer yaşasaydı, herhalde sizleri affetmezdi. Yeniden diktatörlere ve destekçilerine karşı kıyamı başlatırdı…

Bu arada; İran’dan gelen deprem haberinin bizleri çok derinden üzdüğünü belirtmek isterim. Ölmüşlere Allah (c.c)’den rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. İran halkına geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz. Türkiye’li kardeşlerinin acı günde tatlı günde İranlı kardeşlerinin yanında olacağını belirtmek isterim.

Birimizin başına gelen bir felaket aslında hepimize uyarı niteliğindedir ve bunlara karşı tepkimiz, davranışlarımız sınama-imtihan içindir. Kardeşleriniz bir musibetle karşılaştığında bizlerin ne kadar fedakârlık yapacağımızın testidir aynı zamanda. Ben İranlı kardeşlerimin ayağına taş değsin, saçının teline zarar gelsin istemem. Duam ve hayallerim din gününde birlikte kurtulmuşlardan olmak. Kardeşler olarak birlikte olmamız, birbirimiz için dua etmemiz gerekir diye düşünüyorum...

 

SURİYE’DEKİ DİKTATÖRÜ DESTEKLEME GEREKÇELERİNİZ-BAHANELERİNİZ

1-      40 Yıllık baskıcı rejimiyle halkını dünyanın en geri kalmış ülkesi modunda tutan Baasçı diktatörün İsrail’e büyük set olduğu yanılsaması,

2-      Değişimin Esed rejimi ile birlikte, onların uygun gördüğü şartlarda olması iddiası,

3-      Lübnan’da Hizbullah’ın, Gazze’de ise Hamas’ın  desteksiz kalacağı iddiası,

4- Suriye rejiminin İran’ın Batı ve İsrail’e karşı güçlü müttefiki olduğu iddiası,

5- Baas rejiminin düşmesiyle birlikte İran’ın bölgede gücünün zayıflayacağı iddası,

6- Mehdilikle alakalı iddialar ve Şam’daki Şia kültür mirası.

 

SAYIN CUMHURBAŞKANI, BUGÜN YAPTIKLARINIZLA ŞU ON BÜYÜK VEBALİ İŞLİYORSUNUZ:

1- Müslümanların kardeşliğine, birlik ve beraberliğine büyük zararlar veriyorsunuz.

2- Dış siyasetteki grupçu, mezheçi, emperyal yaklaşımınız sebebiyle İslam devleti adına insanlığa iyi örnek olmuyorsunuz.

3- Diktatörlerden kurtuluş mücadelesini başlatacak olan diğer ülke halklarının özgürlük mücadelesini başlatmalarına engel olmaya çalışarak, insanlık suçu işliyorsunuz.

4- Mübarek Ramazan ayına bile zerre kadar saygısı olmayan katil Esed’i desteklemekle akan kana, işlenen cinayetlere ortak oluyorsunuz. On binlerce insanın ölümüne sebep oldunuz, milyonlarca insanın evleri başlarına yıkıldı.

5- İran halkına ve şehidlerine hesabını veremeyeceğiniz bir şekilde, “İnkılabın var oluş ruhu”nu da incitiyorsunuz.

6- Direkt ve indirekt olarak, hatta aleni şekilde vermiş olduğunuz destek ile emperyalistlerin küresel habis sistemlerinin, hakimiyetlerini uzatmaya çalışıyorsunuz.

7- Küresel sistemlerin bir kanadı ile işbirliği yaparak soğuk savaş dönemindeki oyunlardan birine alet oluyorsunuz.

8- Kendi anayasanızda yazılanların zıddını yaparak anayasanızı ihlal ediyorsunuz..

9- İnsanlık ve özellikle de bütün müslüman halklar nezdinde mazlumlara karşı zalimden yana tavır almanızla oluşan ”menfi imaj” sebebiyle, İran devletine hafızalardan silinmeyecek şekilde zarar veriyorsunuz.

10- İran’ın bu gün uyguladığı Suriye politikası; İran’ın dışlanması, yalnızlaşması sonucuna doğru götürüyor. Bir tarafta zalimden yana olan  tutumu, diğer tarafta bütün bir İslam alemini karşısına alması; küresel habasetin vermek istediği zarara kendisini açık hale getirmektedir. Kendini göz göre göre tehlikeye atan bu süreci İranlı yöneticilerin okuyamamış, görmemiş olması düşündürücüdür.

Tam da birilerinin Şii, Selefi, Sufi, Ilımlı İslam tartışmaları ile Arap-Fars Savaşı çıkartma çabalarının gündemde olduğu; dini, mezhebi, ideolojik, politik, felsefi farklılıkların çatışma zemini oluşturmak adına kışkırtıldığı bir zamanda İran’ın bu sürece söz gelimi koşarak kendi isteğiyle  sürüklenmesini anlayabilmiş değilim.

BİR ZAMANLAR SİZ DE MAZLUMDUNUZ...

Bir zamanlar siz de mazlumdunuz Sayın Cumhurbaşkanı... Zalim, diktatör Şah Rıza Pehlevi ve avanesi ile dünyadaki zalim destekçilerine karşı, Allah (c.c) İran halkına yardım etti ve zafer nasip eyledi. Güçlendiniz, iktidar sahibi oldunuz. Ne çabuk da mazlumluğu unuttunuz Sayın Cumhurbaşkanı? Zulmün âlâsını yapanlarla beraber oldunuz.

Haberlerde Devrim Muhafızlarınızın, Suriye topraklarına girdiklerini, müslümanları çocuk, ihtiyar, kadın demeden öldürdüklerini söylüyorlardı. Bunların doğru olduklarına inanmak istemiyorum. Ne yaptığınızın farkında mısınız siz? Mübarek Ramazan ayında bile müslümanı müslümana kırdırmak!... Siz Allah’tan korkmuyor musunuz?

İran Ramazan’da devam eden bu katliamlara göz yumarak, destek vererek tarihinin en büyük yanlışını yapmıştır, yapmaktadır. Cenab-ı Hak bu zülmu karşılıksız bırakmaz, bunu da böylece bilin. Anadolumuzda bir söz vardır “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” diye. Yine Hadis-i şeriflerdeMazlumun duasıyla Allah (c.c) arasında perde yoktur” ve “Mazlumun ahından korkun” denir. Zulümle abad olunmaz. Ve zülum devamlı olamaz.

YETER ARTIK! YAPILAN YANLIŞTAN DÖNÜNÜZ!

Allah (c.c), “Zalimlere yaklaşmayın ateş size de dokunur” buyurur. Hiçbir bahaneniz işlenilen bu cürümleri haklı çıkarmayacaktır. İşin şakası yoktur. İnsanlara ve toplumlara belli süreler verilir. Eğer o toplumlar aklını başına toplamazlarsa, o zaman başlarına gelecekleri beklesinler. Müslümanların, aralarındaki meseleleri nasıl çözeceği bellidir. Zalime karşı nerede durulacağı da... Müslümanlar, aralarındaki meseleleri adalet, hakkaniyet ölçülerinde, istişare ile çözerler. Ailede karı-koca arasındaki problemlerden tutun da, müslümanlar arasındaki ihtilafların çözümüne kadar her şey çok net belirlenmiştir. Bir araya gelinip belirli olan evrensel ilkeler çerçevesinde meseleler hal yoluna gidilip selamete erdirilmelidir.

Çözüm çok girift ve zor görünüyor olsa da aslında bir o kodar da kolaydır. Çözüm istiyorsak zalimin zulmüne hep beraber engel olalım. 1970 yılında darbeyle gelen işgalci Baas Rejimine artık son verilmelidir.. Suriye Suriye Halkına Bırakılmalıdır.

NETİCE-İ KELAM

Sayın Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecat Beyefendi, son olarak  söylemek isterim ki;

Bütün bu söylediklerimi, “İslam kardeşliği” gereği, “kardeşin kardeşe yazdığı bir mektup” olarak düşünün. Ben bir tıp doktoruyum. Dünya Yetimler Cemiyeti Kurucusu ve Yönetim Kurulu Üyesiyim. Dünyada hergün yüzlerce çocuk savaşlar ve diktatöryal rejimler sebebiyle yetim kalmaktadır. Yetim hakkı yiyenlere “yazıklar olsun” buyuran Allah (c.c), çocukların yetim kalmasına sebeb olanlara, bu zulümleri işleyenlere ve  destekleyenlere ne der acaba?...

Bazı sözlerim acı gelse de bunları kardeşlik gereği söylemeye mecburum.

Siz İran Devleti Cumhurbaşkanısınız. Sorumluluk makamındasınız. İnancım gereği bu uyarıları yapmak zorundayım. İmam Humeyni’nin sağlığında, Rusya Devlet Başkanına yazdığı mektubu bugün yeniden okumanızı öneririm. Ve tabiî bir de Hazret-i Ali (r.a)’nin Malik b. Eşter’e yazdığı mektubu da...

Efendimiz, Peygamberimiz, Önderimiz şöyle buyurur: “Mazlum da olsa, zalim de olsa müslüman kardeşinize yardım ediniz.” Ashab hemen soruyor: “Ya Rasulullah, mazluma yardımı anladık da, zalime nasıl yardım edelim?Efendimizin cevabı çok manidar: ”Zalimin zulmüne engel olarak! der.

Bizler bu dünyada yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyin hesabını vereceğiz. Ve bizler, birbirimize şahid tutulacağız. Benim bu mektubum da bu anlamda bir kardeşlik borcudur...

Sayın Başkan sizleri yeniden temeli tevhid, adalet ve özgürlük olan kardeşlik ve barışda buluşmak üzere Allah’a emanet ediyor ve sözlerime son veriyorum.

 

Dr. Ramazan UÇAR

Adalet Platformu Üyesi

30.08.2012 İstanbul

www.AdaletPlatformu.com

Tel: +905322033274  

https://twitter.com/adaletplatformu

http://www.facebook.com/adaletplatformu 



2538 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam19
Toplam Ziyaret160883